
Uluslararası Vatandaşlık Hukuku: Uluslararası Avukat Ne Yapar?
Uluslararası Vatandaşlık Hukuku: Uluslararası Avukat Ne Yapar?
Küreselleşen dünyada vatandaşlık kavramı ve buna ilişkin hukuk kuralları ulusal sınırların ötesine taşarak uluslararası boyutta büyük önem kazanmıştır. Vatandaşlık, birey ile devlet arasında kurulan yasal bir bağ anlamına gelir. Bir kişinin hangi ülkenin vatandaşı olduğu, o bireyin haklarını, yükümlülüklerini ve hayatının gidişatını önemli ölçüde etkiler. Nitekim, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 15. maddesi de herkesin bir vatandaşlığa sahip olma hakkı bulunduğunu ve hiç kimsenin keyfi olarak vatandaşlığından çıkarılamayacağını açıkça belirtmiştir. Vatandaşlık sahibi olmak, kişinin oy kullanma hakkı, siyasi katılımı, diplomatik koruma ve kamu hizmetlerine erişimi gibi birçok temel haktan yararlanabilmesinin ön koşuludur. Buna karşılık vatandaşlığı olmayan vatansız kişiler, herhangi bir devletin korumasından yararlanamadıkları için eğitim, sağlık, çalışma ve seyahat özgürlüğü gibi pek çok haktan mahrum kalabilmektedir. Günümüzde dünya genelinde milyonlarca insanın vatansız durumda olduğu tahmin edilmekte ve bu durum uluslararası toplum tarafından ciddi bir sorun olarak görülmektedir.
Uluslararası vatandaşlık hukuku, vatandaşlıkla ilgili konuların uluslararası hukuk normları ve devletlerarası ilişkiler çerçevesinde incelenmesini ifade eder. Her ne kadar vatandaşlık statüsünün belirlenmesi devletlerin egemenlik alanına girse de, devletlerin bu konudaki mutlak takdir yetkisi uluslararası hukukun kabul ettiği bazı prensiplerle sınırlandırılmıştır. Başka bir deyişle, devletler kendi vatandaşlık kanunlarını çıkarırken uluslararası hukuk ilkelerine aykırı düzenlemeler yapmamalıdır. Örneğin, keyfi vatandaşlıktan çıkarma yasağı, vatansızlığın önlenmesi yükümlülüğü ve ayrımcılık yapmama ilkesi bunların başında gelir. Bu makalede uluslararası vatandaşlık hukuku kavramını derinlemesine ele alacağız. Devletlerin vatandaşlık politikaları, çoklu vatandaşlık (çifte vatandaşlık), vatandaşlıktan çıkarma ve vatansızlık, göçmenlik ve mültecilik gibi alt başlıklar uluslararası hukuk normları ışığında açıklanacaktır. Ayrıca bir uluslararası avukatın kim olduğu, ne iş yaptığı, hangi alanlarda çalıştığı ve hangi yetkinliklere sahip olması gerektiği sorularına kapsamlı yanıtlar verilecektir.
Devletlerin Vatandaşlık Politikaları ve Uluslararası Hukuk Normları
Her devlet, kendi ulusal çıkarları ve toplum yapısına göre vatandaşlık politikasını ve kanunlarını belirler. Vatandaşlığın kazanılması ve kaybedilmesine ilişkin kurallar ülkelere göre farklılık gösterir. Genel olarak vatandaşlık, iki temel ilke çerçevesinde kazanılır: doğum yoluyla vatandaşlık ve sonradan kazanılan (doğum dışı) vatandaşlık. Doğum yoluyla kazanılan vatandaşlık, iki alt esasa dayanır: jus sanguinis (kan bağı ilkesi) ve jus soli (toprak ilkesi). Kan bağı ilkesine göre bir çocuk, anne veya babasından en az biri o ülkenin vatandaşı ise, doğduğu yer fark etmeksizin vatandaşlığı soy yoluyla kazanır. Toprak ilkesinde ise çocuk, ebeveynlerinin vatandaşlığına bakılmaksızın doğduğu ülkenin vatandaşı olur. Günümüzde birçok devlet, uluslararası göç hareketleri ve nüfus dinamikleri sebebiyle bu iki ilkeyi karma biçimde uygulamaktadır. Örneğin, bazı ülkeler soybağı esasını temel alırken topraklarında doğup başka vatandaşlık edinemeyecek çocuklara kendi vatandaşlığını vererek vatansızlığı önlemeyi amaçlar. Nitekim Türkiye’de uygulanan karma sistem, önceliği soy bağına verse de, anne ve babası belli olmayan veya vatansız kalma riski taşıyan çocuklara vatandaşlık tanıyarak vatansızlığı engelleme hedefine sahiptir.
Devletlerin vatandaşlık mevzuatındaki farklılıklar, uluslararası alanda çoklu vatandaşlık veya vatansızlık gibi olguların ortaya çıkmasına yol açabilmektedir. Bir ülkenin vatandaşlık kanunları gereği vatandaş saydığı bir kişiyi, başka bir ülke kendi kanunları uyarınca vatandaşı olarak kabul etmeyebilir ya da tam tersi şekilde, bir kişi aynı anda birden fazla ülkenin vatandaşı durumuna gelebilir. Bu tür durumlar, devletler arasında hukuki ihtilaflara da sebebiyet verebilir. Tarihsel olarak 20. yüzyılın ortalarına dek birçok devlet, çifte vatandaşlığı istenmeyen bir durum olarak görmüş ve mümkün olduğunca tek vatandaşlık ilkesini korumaya çalışmıştır. Örneğin, 1930 yılında imzalanan Lahey Milletlerarası Hukuk Konferansı’nda devletler, çoklu vatandaşlığın azaltılması ve herkesin bir vatandaşlığa sahip olması gerektiği yönünde ilkeler benimsemiştir. Benzer şekilde, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan vatansızlık sorunlarını çözmek amacıyla Birleşmiş Milletler himayesinde önemli sözleşmeler hazırlanmıştır. 1954 tarihli Vatansız Kişilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme ve 1961 tarihli Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin Sözleşme, devletlere vatansızlıkla mücadele konusunda çeşitli yükümlülükler getirmiştir. Özellikle 1961 Sözleşmesi, doğumla vatandaşlık kazanımı ve vatandaşlıktan çıkarma konularında asgari standartlar getirerek hiçbir bireyin vatansız kalmamasını amaçlamıştır. Buna göre, bir devlet, kişinin elindeki tek vatandaşlığı iptal etmeden önce, bunun o kişiyi vatansız bırakıp bırakmayacağını dikkate almak ve ancak Sözleşme’de belirtilen istisnai koşullarda (örneğin, ilgili kişinin yalan beyanda bulunarak vatandaşlığı kazanması gibi) vatandaşlıktan çıkarmaya gitmek durumundadır.
Uluslararası hukuk, devletlerin vatandaşlık politikalarını belirlerken ırk, din, etnik köken veya siyasi görüş gibi sebeplerle ayrımcılık yapmamasını da şart koşar. Bir devletin vatandaşlık yasalarında belli bir etnik veya dini grubu dışlamak için düzenleme yapması, insan hakları hukukuna aykırı sayılabilir. Örneğin, Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Kaldırılması Sözleşmesi (1965), vatandaşlıkla ilgili düzenlemelerde ayrımcılık yapılmamasını devlet yükümlülükleri arasına dahil etmiştir. Ayrıca, Çocuk Hakları Sözleşmesi (1989) uyarınca her çocuğun bir kimlik ve vatandaşlık edinme hakkı vardır; bu nedenle devletler, topraklarında doğan ve başka bir ülke vatandaşlığına geçemeyen çocuklara kendi vatandaşlıklarını vererek çocukların vatansız kalmasını önlemeye çalışırlar.
Özetle, devletler vatandaşlık kanunlarında egemen olsalar da uluslararası hukuk normları onları belirli insani ve hukuki ilkelere uymaya zorlar. Bu normlar, bir yandan herkesin bir vatandaşlığının olması gerektiğini vurgularken diğer yandan çoklu vatandaşlık durumlarının ve vatansızlığın yarattığı sorunların işbirliği içinde çözülmesini teşvik eder. Aşağıda, bu konuların bazılarına ayrı başlıklar halinde daha ayrıntılı değinilecektir.
Çoklu Vatandaşlık (Çifte Vatandaşlık)
Çoklu vatandaşlık, bir kişinin aynı anda iki veya daha fazla ülkenin vatandaşı olma durumudur. Örneğin, bir çocuk, farklı ülke vatandaşlıklarına sahip ebeveynlerden doğduğunda hem annesinin hem babasının ülkesinin vatandaşlığını alabilir; buna ek olarak eğer doğduğu ülke doğum yeri esasını benimsiyorsa o ülkenin de vatandaşı olabilir. Bu durumda çocuk, üçlü bir vatandaşlık statüsüne sahip olacaktır. Tarih boyunca, devletler bir bireyin birden fazla vatandaşlığa sahip olmasını genellikle sakıncalı görmüşlerdir. Bunun temelinde, vatandaşın devlete sadakati ve askerlik yükümlülüğü gibi konulardaki tereddütler yatmaktaydı. Geleneksel olarak devletler, vatandaşlarının “iki sandalye arasında kalmasını” önlemek için tek vatandaşlık ilkesini uygulamış, hatta başka bir ülkenin vatandaşlığına geçenlerin otomatik olarak kendi vatandaşlıklarını yitirmelerine dair kurallar koymuştur. Örneğin, Türkiye’de 1980’lere kadar uygulanan bazı düzenlemeler uyarınca, izinsiz şekilde yabancı bir ülke vatandaşlığına geçen Türk vatandaşları, Türk vatandaşlığını kaybetmiş sayılıyorlardı. Benzer şekilde Almanya da uzun yıllar çifte vatandaşlığa kısıtlayıcı yaklaşmış, ancak son yıllarda bu politikada esneklik sağlamıştır.
Günümüzde ise küreselleşme ve artan uluslararası göçler nedeniyle çoklu vatandaşlık giderek yaygınlaşmıştır. Birçok devlet, diasporalarının diğer ülkelerde güçlenmesi veya bireylerin uluslararası hareketliliğinin desteklenmesi amacıyla çifte vatandaşlığa izin vermeye başlamıştır. Örneğin, ABD, Kanada, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya ve Türkiye gibi pek çok ülke, vatandaşlarının aynı anda başka bir ülkenin vatandaşlığını da taşımasına izin vermektedir. Bu sayede, insanlar ikinci bir pasaport edinerek farklı ülkelerde çalışma, eğitim alma ve yerleşme imkânlarını artırabilmektedir. Çifte vatandaşlığın avantajları, kişiye her iki ülkede de oy kullanma, sosyal haklardan yararlanma ve diplomatik koruma talep etme gibi haklar sağlamasıdır. Ancak bu durum, bazı ödev ve sorumlulukların da ikiye katlanması anlamına gelebilir. Örneğin, çifte vatandaş bir kişi, her iki ülkenin askerlik hizmeti, vergi yükümlülüğü veya kanunlarına uyma gibi sorumluluklarına tabi olabilir.
Öte yandan, hala bazı ülkeler çoklu vatandaşlığa izin vermemektedir veya bunu sıkı koşullara bağlamaktadır. Bu ülkeler genellikle, vatandaşlık bağıyla bağlı olunan tek bir devlet olmasını tercih etmekte ve vatandaşlık sadakatinin bölünmesini istememektedir. Örneğin, Japonya ve Çin gibi ülkeler yabancı bir vatandaşlık kazanan bireylerden kendi vatandaşlıklarını bırakmalarını talep eder. Yine Avusturya, Ukrayna, Hindistan ve Suudi Arabistan gibi devletler kural olarak çifte vatandaşlığı tanımamaktadır. Bazı ülkeler ise sadece belirli durumlarda (örneğin doğuştan iki vatandaşlık kazanılması halinde) çoklu vatandaşlığa müsamaha gösterir. Bu farklı politikalar nedeniyle, bir ülkede yasal olarak tanınan çifte vatandaşlık durumu başka bir ülkede tanınmayabilir. Hatta bir devlet, kendi vatandaşı olan bir kişinin diğer vatandaşlığını kendi topraklarında görmezden gelebilir; örneğin çifte vatandaş ülkesine giriş çıkışta sadece kendi pasaportunu kullanmak zorunda kalabilir veya yabancı konsoloslukların o kişiye yardım sağlamasına izin verilmeyebilir.
Uluslararası hukuk düzeyinde çoklu vatandaşlığı doğrudan düzenleyen bir genel sözleşme bulunmamaktadır. Her devlet vatandaşlık statüsünü belirleme konusunda egemen olduğundan, farklı ülkelerin mevzuatları çatıştığında çoklu vatandaşlık vakaları ortaya çıkabilmektedir. Bununla birlikte, Avrupa Konseyi çatısı altında imzalanan 1997 tarihli Avrupa Vatandaşlık Sözleşmesi gibi bölgesel anlaşmalar, çoklu vatandaşlık ve vatandaşlık uygulamaları konusunda üye devletlere bazı ortak ilkeler önerir. Bu tür uluslararası belgeler, çoklu vatandaşlığa izin verme veya kısıtlama konusunu her devletin kendi takdirine bırakmakla birlikte, vatandaşlığa ilişkin işlemlerde kişilerin haklarının korunmasına ve özellikle çocukların vatansız kalmamasına vurgu yapar.
Özetle, çoklu vatandaşlık modern dünyada giderek normalleşen bir olgu haline gelmiştir. Bir yandan bireylere esneklik ve geniş haklar sunarken, diğer yandan devletler açısından bazı hukuki ve siyasi zorlukları da beraberinde getirir. Uluslararası platformda, çoklu vatandaşlıktan kaynaklanan sorunların çözümü genellikle devletlerarası iş birliği ve esneklik gerektirmektedir. Örneğin, çifte vatandaşların çifte vergilendirilmesini önlemek için ülkeler arası vergi anlaşmaları yapılmakta veya askerlik yükümlülüğü konusunda muafiyet ve denklik düzenlemeleri getirilebilmektedir. Sonuç olarak, uluslararası vatandaşlık hukukunun önemli bir parçası olan çoklu vatandaşlık meselesi, devletlerin değişen ihtiyaçları ve bireylerin hareketliliği doğrultusunda şekillenmeye devam etmektedir.
Vatandaşlıktan Çıkarma ve Vatansızlık
Vatandaşlıktan çıkarma, bir devletin hukuki olarak bir kişiyi vatandaşlık statüsünden yoksun bırakması, yani o kişiyle olan vatandaşlık bağını koparması anlamına gelir. Vatandaşlıktan çıkarma işlemi, gönüllü olabileceği gibi (bireyin kendi isteğiyle vatandaşlıktan çıkması) zorunlu/idari bir kararla da gerçekleşebilir. Gönüllü vatandaşlıktan çıkma, özellikle başka bir ülkenin vatandaşlığını almak isteyen kişilerin, önceki vatandaşlığını bırakmasını gerektiren durumlarda görülür. Zorunlu vatandaşlıktan çıkarma ise genellikle bir yaptırım veya idari tedbir olarak uygulanır. Tarih boyunca devletler, savaş zamanı düşman ülke vatandaşıyla evlenen kadınları, belirli suçları işleyen kişileri (örneğin vatana ihanet, terörizm) veya başka bir ülke hizmetine girenleri vatandaşlıktan çıkarabilmiştir. Ancak bu tür uygulamalar, vatansızlık gibi ağır sonuçlar doğurabilmesi nedeniyle günümüzde sıkı kurallara bağlanmıştır.
Uluslararası hukuk, keyfi vatandaşlıktan mahrum bırakmayı yasaklar. Yukarıda belirtildiği gibi, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi m.15, kimsenin keyfi olarak vatandaşlığından yoksun bırakılamayacağını ilan etmektedir. Bu ilke, devletlerin uluslararası yükümlülükleriyle de pekiştirilmiştir. Özellikle 1961 Vatansızlığın Azaltılması Sözleşmesi, bir kişiyi vatansız bırakacak vatandaşlıktan çıkarma işlemlerine karşı önemli sınırlamalar getirmiştir. Sözleşme’ye göre, eğer bir devletin alacağı vatandaşlıktan çıkarma kararı, ilgili bireyi başka hiçbir ülkenin vatandaşı olmadığı için vatansız duruma düşürecekse, bu karar ancak çok kısıtlı durumlarda alınabilir. Örneğin, kişinin vatandaşlığı hile veya yalan beyanla elde ettiğinin ortaya çıkması, vatana bağlılıkla bağdaşmayan ağır suçlar işlemesi (savaş zamanı düşmana yardım vb.) veya o kişinin zaten başka bir vatandaşlığa sahip olması gibi durumlar bu sınırlı istisnalardandır. Bunun dışındaki hallerde, bir kişiyi tamamen vatansız bırakacak şekilde vatandaşlıktan çıkarmak uluslararası hukuka aykırı sayılacaktır.
Vatansızlık (haymatlosluk), hiçbir devlet tarafından vatandaş olarak tanınmama durumudur. Vatansız kalan bir kişi, dünyanın nüfus kâğıdı olmayan bir vatandaşı gibidir. Bir devletin korumasından yararlanamadığı gibi, çoğu zaman temel hak ve hizmetlere erişimde büyük engellerle karşılaşır. Vatansız kişilerin maruz kaldığı sorunlara değinecek olursak: bu kişiler genellikle pasaport alamaz, seyahat özgürlükleri kısıtlanır, eğitim ve sağlık sistemine tam erişimleri olmaz, yasal çalışma izni edinmede güçlük çeker ve mülkiyet hakkı gibi konularda sıkıntı yaşarlar. Vatansızlığın sebepleri arasında; devletlerin vatandaşlık kanunlarındaki çelişkiler, sınır değişiklikleri veya devlet halefiyetleri (yeni kurulan devletin bazı gruplara vatandaşlık vermemesi), belli etnik veya dini grupları dışlayan ayrımcı yasalar, savaş ve göç gibi olağanüstü durumlar sayılabilir. Örneğin, Sovyetler Birliği dağıldığında bazı eski Sovyet vatandaşları hiçbir yeni kurulan devletin vatandaşı olarak kabul edilmedi ve vatansız konumuna düştü. Yine Myanmar’da Rohingya Müslümanlarına yönelik vatandaşlık hakkının tanınmaması on binlerce insanı vatansız bırakmıştır.
Uluslararası toplum, vatansızlığın azaltılması ve mümkünse tamamen ortadan kaldırılması için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR), vatansız kişilere ilişkin küresel bir kampanya yürütmüş ve “#IBelong” (Ben Aidim) sloganıyla 2024’e kadar vatansızlığın sonunu getirme hedefi koymuştur. UNHCR, hükümetlerle iş birliği yaparak vatansız kişilerin tespit edilmesi, korunması ve vatandaşlık edinmelerinin kolaylaştırılması yönünde çalışmalar yapmaktadır. Devletlere düşen en önemli görev ise vatandaşlık mevzuatlarını uluslararası standartlara uygun hale getirmektir. İyi düzenlenmiş bir vatandaşlık hukuku, doğum kayıt sistemlerinin etkin işlemesi ve ayrımcılığın önlenmesi sayesinde vatansızlık büyük ölçüde engellenebilir.
Sonuç olarak, vatandaşlıktan çıkarma işlemleri ve vatansızlık sorunu, uluslararası vatandaşlık hukukunun insan haklarıyla kesişen en kritik alanlarından biridir. Devletler, ulusal güvenlik veya kamu düzeni gibi sebeplerle bazı kişileri vatandaşlıktan çıkarmak isteyebilir; ancak bunu yaparken uluslararası hukukun çizdiği sınırları gözetmek zorundadır. Aynı şekilde, hiçbir bireyin vatansız kalmaması için devletlerin azami çabayı göstermesi beklenir. Zira vatandaşlık, sadece bir formalite değil, aynı zamanda “haklara sahip olma hakkı” olarak da tanımlanabilecek temel bir statüdür. Bu nedenle çağdaş dünyada, vatandaşlık konusunda alınan kararların ve uygulamaların hem ulusal hem uluslararası düzeyde sıkı bir denetime tabi olması gerekir.
Uluslararası Göç (Göçmenlik) ve Vatandaşlık
İnsanlık tarihi boyunca göç olgusu, toplumların demografik yapısını ve devletlerin vatandaşlık politikalarını şekillendiren önemli bir etken olmuştur. Göçmenlik, bireylerin daha iyi yaşam koşulları, güvenlik, iş veya eğitim gibi çeşitli nedenlerle doğdukları veya vatandaşlık bağıyla bağlı oldukları ülkeden başka bir ülkeye taşınmaları anlamına gelir. Göç eden kişi, varış ülkesinde başlangıçta yabancı (yani o ülkenin vatandaşı olmayan) statüsündedir. Ancak pek çok ülke, belli koşulları sağlayan göçmenlere zamanla vatandaşlık kapısını aralamaktadır. Örneğin, birçok devlet, ülkede belirli bir süre yasal olarak ikamet eden, dil ve entegre olma şartlarını karşılayan göçmenlerin başvuru yoluyla vatandaşlık (naturalizasyon) kazanmalarına imkân tanır. Bu süreç, uluslararası göçün vatandaşlık kazanımıyla sonuçlanabilen yönünü göstermektedir.
Göçmenlik, uluslararası vatandaşlık hukukunu birkaç açıdan ilgilendirir: Birincisi, beyin göçü veya iş gücü göçü gibi olgular, ülkeler arasında özel anlaşmalar yapılmasına yol açabilir. Örneğin, bazı ülkeler nitelikli iş gücünü çekebilmek için yatırım veya çalışma yoluyla hızlı vatandaşlık programları uygulamaktadır. İkincisi, düzensiz göç (belgesiz veya kaçak göç) sorunu, göçmenlerin hakları ve sınır güvenliği gibi konularda uluslararası iş birliğini gerektirir. Göçmen kökenli kişiler bulundukları ülkenin vatandaşı olmadığında, temel insan hakları bakımından korunmalarını sağlamak uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmıştır. Birleşmiş Milletler’in Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Sözleşmesi (1990) bu alandaki önemli belgelerdendir ve taraf devletlere, ülkelerindeki göçmenlerin insani muamele görmesi yükümlülüğünü getirir.
Göçmenlik ile vatandaşlık arasındaki ilişki en somut biçimde doğal yolla vatandaşlık kazanma süreçlerinde görülür. Örneğin, Türkiye’de uzun süre ikamet eden ve kanunda aranan şartları karşılayan bir göçmen, Türk vatandaşlığına geçme hakkı elde edebilir. Benzer şekilde, ABD’de “Green Card” (yeşil kart) sahibi olarak yasal ikamet eden bir kişi, 5 yıl sonunda vatandaşlık için başvurma hakkına sahip olur. Bu tür uygulamalar, göçmenlerin geldikleri topluma tamamen entegre olabilmeleri için vatandaşlık statüsüne geçişini teşvik etmektedir. Zira sürekli yabancı statüsünde kalmak, bireyin bulunduğu ülkeye tam aidiyet duymasını ve bazı haklardan yararlanmasını engelleyebilir. Vatandaşlık ise göçmenin siyasal ve toplumsal hayata tam katılımını mümkün kılar.
Uluslararası düzeyde, göç yönetimi ve göçmen haklarının korunması için devletler arasında çeşitli iş birliği mekanizmaları geliştirilmiştir. Uluslararası Göç Örgütü (IOM), küresel göç hareketlerini düzenlemek ve hükümetlere danışmanlık yapmak üzere faaliyet gösterirken, Birleşmiş Milletler Mülteci Ajansı (UNHCR) ise zorla yerinden edilmiş kişilere odaklanır. 2018 yılında kabul edilen Küresel Göç Mutabakatı, göç konusuna kapsamlı bir yaklaşım getirmeyi hedefleyen ve birçok ülkenin destek verdiği bir çerçeve belgedir. Bu mutabakat, yasal göç yollarının açılması, düzensiz göçün önlenmesi, göçmenlerin temel hizmetlere erişimi ve insan ticaretiyle mücadele gibi geniş bir yelpazede prensipler içerir. Her ne kadar bağlayıcı bir uluslararası sözleşme olmasa da, devletlerin göç konusunda ortak hareket etme iradesini yansıtır.
Göçmenlik olgusu, bazı durumlarda çifte vatandaşlık veya vatansızlık durumlarını da beraberinde getirebilir. Örneğin, doğduğu ülkeyi terk edip uzun yıllar başka bir ülkede yaşayan bireyler, yeni vatandaşlıklar kazanabilirken, bazen de bürokratik engeller veya siyasi nedenlerle hiçbir ülkenin vatandaşlığına kayıtlı olmama riskine girebilirler. Bu nedenle, uluslararası hukukta her bireyin bir vatandaşlığı olması gerektiği ilkesi göçmenler için de hayati önemdedir. Özellikle çocuk yaşta ailesiyle birlikte göç eden veya doğduğu ülkenin vatandaşlığını otomatik olarak elde edemeyen göçmen çocukların vatansız kalmaması için özel düzenlemeler teşvik edilmektedir.
Sonuç olarak, uluslararası göç, vatandaşlık hukukunun dinamik ve çok boyutlu bir parçasıdır. Göç alan ülkelerin vatandaşlık politikaları, ülkenin demografik ve ekonomik ihtiyaçlarına göre şekillenirken, göç veren ülkeler de diaspora vatandaşlarıyla bağlarını korumaya yönelik politikalar geliştirebilir. Günümüzde hemen her ülke, nüfusunun bir bölümünü göçmen olarak başka ülkelerde barındırmakta ve aynı şekilde kendi sınırları içinde yabancı kökenli insanlara ev sahipliği yapmaktadır. Bu durum, vatandaşlık kavramının katı ulusal çerçevesini esneterek daha uluslararası ve paylaşılan bir aidiyet anlayışını gündeme getirmektedir.
Mültecilik (Sığınma Hakkı) ve Uluslararası Koruma
Mülteciler, kendi ülkelerinde maruz kaldıkları zulüm, savaş veya insan hakları ihlalleri nedeniyle başka ülkelere sığınmak zorunda kalan kişilerdir. Mültecilik kavramı, uluslararası hukukta ilk kez kapsamlı şekilde 1951 Cenevre Sözleşmesi (Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair Sözleşme) ile tanımlanmıştır. Bu sözleşmeye göre bir mülteci; ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi fikirleri nedeniyle zulüm görme korkusuyla ülkesinden ayrılan ve koruma arayan kişidir. Uluslararası toplum, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki kitlesel yer değiştirmeler sonucunda mültecileri korumak amacıyla bu sözleşmeyi kabul etmiş ve 1967 tarihli Protokol ile coğrafi ve zaman kısıtlamalarını kaldırarak mülteci rejimini evrenselleştirmiştir.
Mültecilerin korunması, uluslararası hukukta sığınma hakkı ve geri göndermeme (non-refoulement) ilkesi temelinde şekillenir. Sığınma hakkı, zulümden kaçan bireylerin başka bir ülkeye iltica etme ve orada korunma talep etme hakkıdır. Her ne kadar sığınma birey için bir hak olarak görülse de, bir devlete başka ülke vatandaşını mutlaka kabul etme yükümlülüğü getirmez; devletler egemenlikleri gereği kimin topraklarına giriş yapabileceğini belirleme hakkına sahiptir. Bununla birlikte, eğer kişi mülteci tanımına uyuyorsa ve zulüm görme riski gerçekse, uluslararası hukuk o kişinin geldiği yere zorla geri gönderilmesini kesin olarak yasaklar. Geri göndermeme ilkesi, 1951 Sözleşmesi’nin en kritik unsurudur ve bir mültecinin hayat veya özgürlük tehlikesi bulunan bir ülkeye iade edilememesini garanti altına alır.
Bir mülteci, sığındığı ülkede geçici koruma veya daimi ikamet hakkı elde edebilir, ancak vatandaşlık bambaşka bir statüdür. Genellikle mülteciler, ilk etapta sığındıkları ülkede yabancı veya uluslararası koruma statüsü ile yaşarlar. Zamanla koşullar uygun hale gelirse, bazı ülkeler uzun süredir topraklarında bulunan mültecilere vatandaşlık vermeyi tercih edebilir. Örneğin, Türkiye 2011’den sonra ülkelerine sığınan Suriyeli mültecilerden belirli niteliklere sahip olanlara son yıllarda istisnai olarak vatandaşlık tanımaya başlamıştır. Keza Kanada, ABD veya bazı Avrupa ülkeleri de, belirli kotayla kabul ettikleri mültecileri yerleştirdikten yıllar sonra vatandaşlığa kabul edebilmektedir. Ancak pek çok mülteci, vatandaşlığa geçmeksizin yıllarca “misafir” statüsünde kalır. Bu durum, mültecilerin uzun vadeli entegrasyonu ve haklardan yararlanması açısından zorluklar yaratabilmektedir.
Mülteci krizleri uluslararası dayanışmayı zorunlu kılan durumlardır. Özellikle Suriye, Afganistan, Ukrayna, Myanmar ve benzeri ülkelerde yaşanan çatışma ve zulümler, milyonlarca insanın komşu ülkelere veya diğer bölgelere sığınmasına yol açmıştır. Örneğin, Türkiye bugün dünyada en fazla mülteci barındıran ülke konumundadır; 3,5 milyonun üzerinde Suriyeli geçici koruma altındaki nüfusuyla uluslararası koruma sağlamaktadır. Bu büyüklükteki kitlesel göç akınları, tek bir ülkenin imkânlarıyla baş edilemeyeceğinden, yük paylaşımı ilkesi çerçevesinde uluslararası iş birliğine ihtiyaç duyulur. Avrupa Birliği, mülteci krizleri karşısında ortak bir iltica politikası geliştirmeye çalışmış, ancak üye ülkeler arasında sorumluluk paylaşımı konusunda fikir ayrılıkları yaşanmıştır. Buna rağmen, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ile diğer insani yardım kuruluşları, mültecilere ev sahipliği yapan ülkelere maddi destek ve teknik yardım sağlayarak küresel dayanışmayı güçlendirmeye çalışmaktadır.
Mülteci statüsü kalıcı olmayabilir; koşullar değiştiğinde mültecilerin güvenli şekilde vatanlarına geri dönmeleri (gönüllü geri dönüş) de mümkündür. Nitekim her yıl on binlerce mülteci, çatışmaların sona erdiği ya da tehditlerin ortadan kalktığı ülkesine dönme kararı almaktadır. Bununla birlikte, bazı durumlarda mültecilerin ülkesine dönmesi uzun yıllar mümkün olmaz ve bulundukları toplumda kalıcı hale gelirler. Bu durumda ev sahibi ülkenin uyum politikaları devreye girer. Dil öğrenimi, iş piyasasına erişim, eğitim imkânları ve hukuki statünün kalıcı hâle getirilmesi (örneğin süresiz oturma izni veya vatandaşlık verilmesi) gibi adımlar, mültecilerin yeni vatanlarında üretken bireyler olmasına katkı sunar.
Özetlemek gerekirse, mültecilik uluslararası vatandaşlık hukukunun özel bir kategorisidir. Mülteciler teknik olarak vatandaşı olmadıkları devletlerden koruma görürler; bu, bir anlamda uluslararası dayanışmanın insan odaklı bir tezahürüdür. Mültecilerin hakları ve sorumlulukları, ulusal yasaların yanı sıra uluslararası sözleşmelerle belirlenir. Bir uluslararası avukatın çalışma alanlarından biri de işte bu mülteci hukukudur: Mültecilere hukuki danışmanlık yapmak, sığınma prosedürlerinde onları temsil etmek veya politika geliştirme süreçlerine katkı sunmak da uluslararası hukuk pratikleri arasında yer almaktadır. Bir sonraki bölümde, uluslararası avukat kavramını ve bu alandaki hukukçuların rollerini daha yakından inceleyeceğiz.
Uluslararası Avukat Kimdir ve Ne İş Yapar?
Uluslararası avukat, en genel tanımıyla hukuki bilgi ve becerilerini ülke sınırlarının ötesinde, uluslararası düzeyde uygulayan ve birden fazla ülkeyi veya uluslararası hukuku ilgilendiren konularda uzmanlaşmış avukattır. Uluslararası avukat kavramı, hem kamu uluslararası hukuku (devletler hukuku) hem de özel uluslararası hukuk (milletlerarası özel hukuk) alanlarını kapsayabilir. Başka bir ifadeyle, bir uluslararası avukat devletler arası ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarında uzmanlaşmış olabileceği gibi, farklı ülkelerin hukuk sistemlerinin kesiştiği ticari veya bireysel uyuşmazlıklarda da uzmanlaşmış olabilir.
Bir uluslararası avukatın ne iş yaptığı sorusunun yanıtı, çalıştığı alana göre değişiklik gösterebilir:
- Devletlerarası Davalar ve Diplomatik Hukuk: Kamu uluslararası hukuku alanında çalışan avukatlar, devletleri veya uluslararası örgütleri temsilen uluslararası yargı mercilerinde görev alabilirler. Örneğin, Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’nda görülen bir davada, devletlerin hukuk danışmanları (agent veya counsel) olarak argüman sunabilirler. Aynı şekilde, uluslararası tahkim davalarında (örneğin yatırım tahkiminde, devlet ile yabancı yatırımcı arasındaki uyuşmazlıklarda) taraf vekilliği yapabilirler. Bu tür davalarda uluslararası sözleşmelerin, teamül hukukunun ve genel hukuk ilkelerinin uygulanmasına yönelik derin bilgi ve tecrübe gerekir.
- İnsan Hakları ve Uluslararası Ceza Hukuku: Bazı uluslararası avukatlar, insan hakları hukuku alanında faaliyet gösterir. Bu avukatlar, bireylerin veya toplulukların haklarını korumak için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) veya Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komiteleri gibi uluslararası mekanizmalara başvurular yapar, müvekkillerini temsil ederler. Örneğin, AİHM’de Türkiye aleyhine açılan bir davada, başvuru sahibinin avukatlığını yapan kişi uluslararası insan hakları hukukunda uzman bir avukattır. Benzer şekilde, uluslararası ceza hukuku alanında, soykırım, insanlığa karşı suçlar veya savaş suçları gibi ağır fiilleri işlemiş üst düzey kişiler uluslararası mahkemelerde yargılanırken (örn. Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi), hem savcı hem savunma tarafında uluslararası avukatlar görev alır. Bu avukatlar, ceza hukukunu uluslararası düzlemde uygulayarak adaletin sağlanmasına katkıda bulunurlar.
- Uluslararası Ticaret ve Şirketler Hukuku: Küresel ekonominin gelişmesiyle birlikte şirketler ve yatırımcılar, farklı ülkelerde faaliyet gösterir hale gelmiştir. Uluslararası ticaret hukuku, uluslararası sözleşmeler hukuku ve uluslararası yatırım hukuku bu alanda öne çıkan çalışma konularıdır. Uluslararası avukatlar, çok uluslu şirketlere sınır ötesi yatırımlarında hukuki danışmanlık verebilir, farklı ülke hukuklarının çatıştığı durumlarda sözleşmeler hazırlayabilir veya uluslararası ticari uyuşmazlıklarda (örneğin milletlerarası tahkimde) müvekkillerini temsil edebilirler. Örneğin, bir Türk şirketinin Avrupa’da açtığı bir ihaleye katılım sürecinde veya bir yabancı şirketin Türkiye’de şirket satın alımı sürecinde, her iki ülke hukukunu ve uluslararası yatırım anlaşmalarını bilen avukatlar kritik rol oynar.
- Göç, Mülteci ve Yabancılar Hukuku: Yukarıda ele alınan göçmenlik ve mültecilik konularında da uluslararası avukatlar aktif olarak çalışır. Özellikle yabancılar hukuku veya göç hukuku alanında uzmanlaşan avukatlar, başka bir ülkeye yerleşmek, çalışma izni almak veya vatandaşlık başvurusu yapmak isteyen bireylere hukuki destek sağlarlar. Örneğin, Türkiye’de oturma izni veya vatandaşlık başvurusu yapacak yabancılar, bu alanda uzman avukatlardan danışmanlık alır. Aynı şekilde Avrupa ülkelerine iltica başvurusu yapan mülteciler veya ABD’de göçmenlik işlemleriyle uğraşan kişiler, uluslararası göç hukuku konusunda deneyimli avukatlarla çalışırlar. Bu avukatlar, ulusal mevzuatın yanı sıra uluslararası koruma ilkelerini ve insan hakları standartlarını da gözeterek müvekkillerinin haklarını savunur.
- Uluslararası Deniz Hukuku ve Çevre Hukuku: Bazı uluslararası avukatlar, deniz sınırları, uluslararası suların kullanımı, deniz çevresinin korunması gibi konularda uzmanlaşır. Özellikle Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları ihtilafları veya iklim değişikliğine bağlı çevresel sorunlar gibi alanlarda, hem teknik hem hukuki bilgi gerektiren karmaşık uyuşmazlıklar ortaya çıkar. Bu gibi durumlarda uluslararası sözleşmelere (örneğin Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi) hakim avukatlar ülkelere veya şirketlere danışmanlık verebilir. Aynı şekilde, küresel ısınma ve sınır aşan çevre sorunları bağlamında, uluslararası çevre hukuku alanında çalışan avukatlar da çeşitli davalarda (mesela iklim davası girişimlerinde) rol alırlar.
Yukarıdaki örnekler, uluslararası avukatların çalışma yelpazesinin genişliğini göstermektedir. Ortak payda ise, işin niteliğinin bir tek ülkenin sınırları içinde kalmayıp birden fazla ülkeyi veya uluslararası normları ilgilendirmesidir. Bu da uluslararası avukatın, farklı hukuk sistemleri ve kültürleri arasında köprü kurabilen bir profesyonel olmasını gerektirir.
Uluslararası Avukat Hangi Yetkinliklere Sahip Olmalıdır?
Uluslararası düzeyde başarılı bir avukat olabilmek, klasik avukatlık yeteneklerinin ötesinde bazı özel yetkinlikler gerektirir:
- Yabancı Dil ve İletişim Becerileri: Bir uluslararası avukat için İngilizce neredeyse vazgeçilmez bir araçtır; zira uluslararası davaların, sözleşmelerin ve iletişimin büyük bölümü İngilizce yürütülür. Bunun yanı sıra, Fransızca, Arapça, İspanyolca, Çince, Rusça gibi diller de Birleşmiş Milletler sisteminde ve uluslararası ticarette önem arz etmektedir. Birden fazla dili akıcı şekilde konuşabilen ve farklı kültürlerden insanlarla etkili iletişim kurabilen avukatlar, uluslararası arenada öne geçer.
- Uluslararası Hukuk Bilgisi: Uluslararası avukat, hem uluslararası kamu hukuku (antlaşmalar hukuku, devletlerin bağlayıcı yükümlülükleri, uluslararası yargı kararları vs.) hem de özel hukuk (farklı ülkelerin hukukları arasındaki ilişkiler, milletlerarası usul hukuku vs.) konularında sağlam bir bilgi birikimine sahip olmalıdır. Örneğin, bir insan hakları davasını takip edecek avukatın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ve ilgili içtihadı çok iyi bilmesi; bir ticari uyuşmazlık avukatının ise Uluslararası Ticaret Odası (ICC) tahkim kurallarına, Birleşmiş Milletler Milletlerarası Mal Satımına İlişkin Sözleşme (CISG) hükümlerine veya yabancı yatırım hukukuna hâkim olması beklenir.
- Karşılaştırmalı Hukuk ve Esneklik: Uluslararası meseleler genellikle birden çok ülkenin hukuk sistemini ilgilendirdiğinden, avukatın karşılaştırmalı hukuk becerisi gelişmiş olmalıdır. Anglo-Sakson (common law) sistemi ile Kıta Avrupası (civil law) sistemi arasındaki farkları, farklı ülkelerin mevzuat yapısını ve yargı usullerini kavrayabilmek önem taşır. Örneğin, bir sözleşme hazırlanırken hem Türk hukukunun hem de İngiliz hukukunun yaklaşımlarını bilerek metin hazırlamak, muhtemel uyuşmazlıkları en baştan önleyebilir.
- Müzakere ve Diplomasi Yeteneği: Uluslararası alanda, hukuki sorunlar sadece mahkeme salonlarında değil, çoğu zaman müzakere masalarında çözülür. Bu nedenle uluslararası avukatların, sert çatışmaları yumuşatıp uzlaşıya varabilecek, kültürlerarası farkındalığı olan iyi bir müzakereci olmaları gerekir. Özellikle devletler veya büyük şirketler arası anlaşmazlıklarda, ortamı doğru okumak ve yaratıcı çözümler önermek avukatın görevidir. Bazen bir uluslararası avukat, müvekkili adına diplomatik görüşmelere katılabilir veya çok taraflı bir sözleşmenin müzakere sürecinde hukuk danışmanı olarak rol alabilir.
- Sürekli Öğrenme ve Güncellik: Uluslararası hukuk ve dünya siyaseti sürekli değişim halindedir. Yeni antlaşmalar imzalanır, mahkemeler yeni içtihatlar ortaya koyar, yaptırım rejimleri ilan edilir, ticaret kuralları revize edilir. Bu nedenle uluslararası avukatlar, güncel gelişmeleri yakından takip etmeli, mümkünse akademik yayınları, uluslararası mahkeme kararlarını ve haberleri düzenli olarak incelemelidir. Örneğin, Brexit sonrası Avrupa Birliği mevzuatındaki değişiklikler veya COVID-19 salgını sürecinde seyahat kısıtlamaları ve tedarik zinciri sorunları, uluslararası hukuku ve anlaşmaları etkilemiştir; bu tip yeniliklere vakıf olmak müvekkillere doğru rehberlik yapabilmek için elzemdir.
- Ağ Kurma (Networking) ve Seyahat: Uluslararası bir kariyer, dünyanın dört bir yanından meslektaşlarla temas kurmayı gerektirir. Konferanslar, seminerler, meslek örgütleri ve uluslararası barolar aracılığıyla güçlü bir profesyonel ağ kurmak, avukatın hem bilgisini artırmasını hem de yeni fırsatlara erişimini sağlar. Ayrıca uluslararası davalar veya işler, avukatı sık sık yurt dışı seyahatlerine çıkarabilir. Farklı ülkelere adapte olabilmek, farklı hukuk büroları veya kurumlarla çalışabilmek de önemli bir yetenektir.
- Etik ve Tarafsızlık: Uluslararası platformda çalışan avukatlar bazen kendi devletlerinin politikaları ile evrensel hukuk ilkeleri arasında kalabilirler. Böyle durumlarda mesleki etik ve tarafsızlığı korumak büyük önem taşır. Örneğin, bir insan hakları avukatı, vatandaşı olduğu devlete karşı bir davada başvuru sahibini temsil ediyorsa, baskılara boyun eğmeden müvekkilinin hakkını savunabilmelidir. Uluslararası hukuk camiası, etik ihlallere karşı duyarlıdır ve itibar zedelenmesi evrensel ölçekte yansımalar doğurabilir.
Sonuç itibarıyla, uluslararası avukatlık ileri görüşlü, donanımlı ve adapte olabilir bir bakış açısı gerektirir. Bu mesleği icra edenler, dünyanın dört bir yanındaki hukuki gelişmeleri takip ederek ve farklı kültürlerle etkileşime girerek ufuklarını sürekli genişletirler. Uluslararası avukatlar, sadece belli bir ülkenin değil, tüm insanlığın ortak hukuk mirasına katkıda bulunan; savaş ve barıştan ticarete, insan haklarından çevreye kadar geniş bir yelpazede hukukun üstünlüğünü savunan profesyonellerdir.

Uluslararası Vatandaşlık Hukuku: Uluslararası Avukat Ne Yapar?
Sık Sorulan Sorular
Soru 1: Uluslararası vatandaşlık hukuku nedir?
Cevap: Uluslararası vatandaşlık hukuku, vatandaşlıkla ilgili konuların ulusötesi boyutta incelendiği hukuk dalıdır. Temelde, bireylerin devletlerle olan vatandaşlık bağını uluslararası hukuk perspektifiyle ele alır. Hangi durumlarda bir kişinin vatandaş sayılacağı, birden fazla vatandaşlığa sahip olmanın sonuçları, vatandaşlığın kaybedilmesi ve vatansızlık gibi meseleler uluslararası vatandaşlık hukukunun kapsamına girer. Her ne kadar vatandaşlık statüsü devletlerin iç hukukunda belirlense de, uluslararası vatandaşlık hukuku devletlerin bu alandaki uygulamalarını evrensel insan hakları normları ve devletlerarası anlaşmalar ışığında değerlendirir. Örneğin, hiç kimsenin keyfi olarak vatandaşlıktan çıkarılmaması ilkesi veya bir çocuğun doğumla vatansız kalmaması için getirilen yükümlülükler uluslararası hukuk kaynaklı prensiplerdir. Kısaca, uluslararası vatandaşlık hukuku, vatandaşlık kavramını ulusal sınırların ötesinde, uluslararası düzenlemeler ve iş birliği bakımından ele alan kapsamlı bir alandır.
Soru 2: Devletlerin vatandaşlık politikaları nasıl belirlenir ve uluslararası hukuk bunu nasıl etkiler?
Cevap: Her devlet, vatandaşlık kanunlarını kendi tarihi, demografik ve siyasal ihtiyaçlarına göre şekillendirir. Bu politikalarda, ülkenin göç geçmişi, nüfus yapısı, güvenlik endişeleri ve diaspora stratejileri gibi unsurlar rol oynar. Örneğin, göçmen ülkesi olarak bilinen Kanada veya Avustralya, nüfusunu artırmak ve ekonomik katkı sağlamak için göçmenlere belli şartlarda hızlı vatandaşlık imkânı tanırken; Japonya gibi homojen nüfus yapısına sahip bazı ülkeler vatandaşlık vermede daha seçici davranır. Vatandaşlık politikalarını belirlerken devletler, genellikle jus soli (doğum yeri) veya jus sanguinis (kan bağı) ilkelerini ya da bunların karmasını kullanır. Bununla birlikte, uluslararası hukuk bu politikaların uygulanmasında belirli sınırlar çizer. Örneğin, bir devlet vatandaşlık verirken veya vatandaşlıktan çıkarırken ırk, din veya etnik köken ayrımcılığı yapamaz; aksi halde insan hakları ihlali gündeme gelir. Ayrıca uluslararası sözleşmeler, devletleri vatansızlığı önlemeye yönlendirdiğinden, bir çocuğun doğumda vatansız kalmasını engelleyecek düzenlemeler yapmalarını salık verir. Özetle, devletler vatandaşlık politikalarında egemen olsalar da, uluslararası hukuk normları bu egemenliğin keyfi veya insan haklarına aykırı şekilde kullanılmasını engeller ve asgari ortak standartlar oluşturur.
Soru 3: Çifte vatandaşlık ne anlama gelir ve yasal olarak mümkün müdür?
Cevap: Çifte vatandaşlık, bir kişinin aynı anda iki (veya çoklu vatandaşlık durumunda birden fazla) ülkenin vatandaşı olması demektir. Yasal olarak çifte vatandaşlık, ülkeden ülkeye değişen uygulamalara tabidir. Birçok ülke günümüzde çifte vatandaşlığı kabul etmektedir; yani bir vatandaşının, kendi vatandaşlığını kaybetmeden başka bir ülkenin vatandaşlığını da almasına izin verir. Örneğin, Türkiye, ABD, Kanada, İngiltere, Fransa, İtalya ve daha birçok ülke çifte vatandaşlığı tanır ve bu durumdaki bireylerin her iki ülkenin vatandaşı olarak hak ve yükümlülüklerini sürdürmesine olanak sağlar. Buna karşın bazı ülkeler (Japonya, Çin, Hindistan, Suudi Arabistan gibi) çifte vatandaşlığa izin vermemekte veya çok kısıtlı durumlarda izin vermektedir. Bu ülkelerin kanunları, bir vatandaşın yabancı bir ülke vatandaşlığı elde ettiğinde kendi vatandaşlığını bırakmasını şart koşabilir ya da otomatik olarak vatandaşlıktan çıkarılmasına yol açabilir. Çifte vatandaşlık genellikle doğum yoluyla (ebeveynlerin farklı uyruğa sahip olması veya doğum ülkesinin farklı vatandaşlık vermesi durumunda) ya da sonradan evlilik veya göç yoluyla ortaya çıkar. Yasal olarak mümkün olup olmadığı tamamen ilgili ülkelerin iç mevzuatına bağlıdır. Ancak uluslararası hukuk, çifte vatandaşlığı ne emreden ne de yasaklayan genel bir kural koymamıştır; bu, egemen devletlerin takdirine bırakılmış bir husustur. Önemli olan, çifte vatandaş durumundaki bireylerin iki ülkenin de kanunlarına tabi olacağını ve iki tarafta da haklara sahip olduğunu bilmeleridir. Böyle kişiler, örneğin iki ülkede de oy kullanabilir veya pasaport taşıyabilir, fakat iki ülkenin de vergi, askerlik gibi yükümlülüklerini yerine getirmek durumunda kalabilir.
Soru 4: Vatansızlık nedir ve uluslararası hukukta nasıl ele alınır?
Cevap: Vatansızlık, hiçbir devletin bir bireyi kendi vatandaşı olarak tanımadığı durumdur. Vatansız bir kişi, herhangi bir pasaporta sahip olmadığı, herhangi bir ülkenin korumasından yararlanamadığı için, deyim yerindeyse “dünyada yasal bir kimliği olmayan” kişidir. Bu durum, birey açısından son derece zorludur çünkü eğitim, sağlık, çalışma, seyahat özgürlüğü, mülkiyet hakkı gibi temel ihtiyaç ve haklara erişimde ciddi engellerle karşılaşır. Uluslararası hukuk, vatansızlığı istenmeyen bir durum olarak görür ve devletleri bunu önlemeye teşvik eder. 1954 tarihli “Vatansız Kişilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşme”, vatansızların temel haklarının korunmasını (mahkemelere erişim, eğitim, din özgürlüğü vb.) düzenler. 1961 tarihli “Vatansızlığın Azaltılmasına İlişkin Sözleşme” ise vatansızlık doğuran durumları asgariye indirmek için devletlere bazı yükümlülükler getirir. Örneğin, bu sözleşmeye göre bir devlet, topraklarında doğan ve başka bir vatandaşlık edinemeyen bir çocuğa vatandaşlık vermelidir; veya bir kişi başka türlü vatansız kalacaksa onu vatandaşlıktan çıkarmaktan kaçınmalıdır. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) de vatansızlıkla mücadeleyi görev edinmiş, “#IBelong” kampanyasıyla dünya genelinde vatansızlığın ortadan kaldırılması çağrısı yapmıştır. Kısacası, uluslararası hukuk hem vatansızlığın ortaya çıkmasını önlemeye hem de mevcut vatansızların haklarını güvence altına almaya çalışır. Devletler de bu çerçevede vatandaşlık mevzuatlarını gözden geçirerek ve uluslararası anlaşmalara katılarak, herkesin bir vatandaşlığa sahip olmasını sağlama hedefini paylaşır.
Soru 5: Bir devlet hangi durumlarda bir kişiyi vatandaşlıktan çıkarabilir?
Cevap: Bir devletin bir kişiyi vatandaşlıktan çıkarması (yani vatandaşlık statüsünü sona erdirmesi), genellikle kanunlarında belirtilen sınırlı durumlarla mümkündür. Modern hukuk sistemlerinde vatandaşlıktan çıkarma, ancak istisnai ve ciddi hallerde başvurulan bir yoldur çünkü bir kişinin vatandaşlıktan çıkarılması onu vatansız bırakma riski taşıyabilir ve bu da uluslararası hukukun hoş görmediği bir durumdur. Yine de devletlerin uygulamalarında görülen başlıca vatandaşlıktan çıkarma sebepleri şunlardır: (1) Hileli Yolla Vatandaşlık Kazanma: Kişi, yalan beyan, sahte evrak veya bilgi saklama gibi yollarla vatandaşlığı elde ettiyse (örneğin, sahte bir evlilik yoluyla), bu durum ortaya çıktığında vatandaşlığı iptal edilebilir. (2) Vatana İhanet ve Ulusal Güvenlik Tehdidi: Bazı ülkelerin yasalarında, savaş zamanında düşmanla iş birliği yapmak, terör eylemlerine katılmak veya devletin güvenliğine ağır zarar veren suçlar işlemek vatandaşlıktan çıkarma nedeni olabilmektedir. Örneğin, son yıllarda bazı ülkeler DEAŞ (IŞİD) gibi terör örgütlerine katılan vatandaşlarını, eğer çifte vatandaşlar ise, vatandaşlıktan çıkarma yoluna gitmiştir (tek vatandaşlığı varsa bu tartışmalıdır). (3) Gönüllü Olarak Yabancı Bir Devlet Hizmetine Girme: Özellikle eski uygulamalarda, yabancı bir orduda subay olarak görev alma gibi eylemler vatandaşlıktan çıkarma nedeni sayılırdı. (4) Uzun Süre Yurt Dışında İkamet: Tarihsel olarak bazı devletler, kesintisiz çok uzun yıllar yurt dışında yaşayan ve ülkeyle bağlarını koparan kişileri vatandaşlıktan çıkarabiliyordu; günümüzde nadir görülür. (5) Başka Vatandaşlık Edinme (Bazı Ülkelerde): Çifte vatandaşlığı kabul etmeyen ülkeler, vatandaşlarının başka bir ülke vatandaşlığı alması halinde kendi vatandaşlığını kaybettiğini düzenleyebilirler. Bu da teknik olarak bir vatandaşlıktan çıkarma prosedürüdür. Ancak tüm bu durumlarda uluslararası insan hakları hukuku, vatandaşlıktan çıkarma kararının yargı denetimine açık olmasını, keyfi ve ayrımcı olmamasını ve özellikle kişiyi vatansız bırakmamasını şart koşar. Birçok ülkenin anayasası da vatandaşlıktan çıkarma konusunda sınırlayıcı hükümler içerir (örneğin, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda geçmişte “vatana bağlılıkla bağdaşmayan eylemler” dışında vatandaşlıktan çıkarma yapılamayacağı belirtilmişti). Özetle, devletler ancak kanunların öngördüğü ciddi gerekçelerle vatandaşlıktan çıkarma işlemi yapabilir; bu işlem de yargısal yollarla itiraz edilebilir olmalıdır.
Soru 6: Mülteci ile göçmen arasındaki fark nedir?
Cevap: “Mülteci” ve “göçmen” terimleri sıklıkla karıştırılmakla birlikte, uluslararası hukukta ve genel kullanımda farklı anlamlara sahiptir. Göçmen, daha iyi yaşam koşulları, iş, eğitim, aile birleşimi vb. nedenlerle kendi ülkesinden başka bir ülkeye gönüllü olarak taşınan kişidir. Göçmenlerin hareketi zorunlu olmayıp, bir tercih veya fırsat sonucu gerçekleşir; örneğin ekonomik göçmenler, daha iyi bir iş bulmak amacıyla yurt dışına çıkan kişilerdir. Mülteci ise, kendi ülkesinde zulüm, savaş veya ciddi insan hakları ihlalleriyle karşı karşıya kaldığı için ülkesini terk etmek zorunda kalmış ve uluslararası korumaya ihtiyaç duyan kişidir. Yani mültecilerin durumu gönüllü bir tercihten ziyade, hayati bir zorunluluğun sonucudur. Bu ayrım nedeniyle uluslararası hukuk onlara farklı statüler tanır: Mülteciler, 1951 Mülteci Sözleşmesi ile belirlenen koruma ve haklara sahiptirler (örneğin geri refoulement yasağı, temel yardım ve belge hakları gibi). Göçmenler ise genel olarak gittikleri ülkenin yabancılar mevzuatına tabi olurlar; bir kısmı yasal göçmen statüsündeyken (çalışma izni, oturum izni gibi belgelerle), bir kısmı da düzensiz durumda olabilir. Elbette bazı durumlarda ayrım yapmak zor olabilir: Örneğin, ciddi bir ekonomik çöküş nedeniyle ülkesini terk eden kişiler mülteci sayılmasa da uluslararası korumaya ihtiyaç duyabilirler. Ancak temel fark, mültecinin geri döndüğünde hayatının veya özgürlüğünün tehlikede olmasıdır. Göçmen ise genellikle güvenlik kaygısıyla değil, daha iyi imkân arayışıyla hareket eder ve teoride ülkesine güvenle geri dönebilir. Bu farklı statüler, onların hukuki hak ve yükümlülüklerine de yansır. Mülteciler sığındıkları ülkede sınır dışı edilmekten korunur, belirli sosyal haklara erişebilir ve uzun vadede vatandaşlığa kabul edilebilirler; göçmenlerin durumu ise tamamen ev sahibi ülkenin inisiyatifine ve kendi yasalarına bağlıdır.
Soru 7: Mülteciler uluslararası hukuka göre ne gibi haklara sahiptir?
Cevap: Mülteciler, uluslararası hukukun tanıdığı özel bir koruma statüsüne sahip kişilerdir. 1951 tarihli Cenevre Mülteci Sözleşmesi (ve 1967 Protokolü), mültecilerin haklarını ve devletlerin mültecilere karşı sorumluluklarını ayrıntılı bir şekilde düzenler. Mültecilerin başlıca hakları şöyle özetlenebilir: (1) Geri Gönderilmeme Hakkı (Non-refoulement): Bu en temel ilkedir; bir mülteci, can güvenliğinin tehlikede olduğu ülkeye zorla geri gönderilemez. Sığındığı ülkede kalma ve korunma hakkı vardır. (2) İş ve Eğitim Hakkı: Mülteciler, bulundukları ülkede temel eğitim hizmetlerinden yararlanabilmeli ve uygun koşullarda çalışabilmelidir. Sözleşme, ilköğretim konusunda mültecilere vatandaşlarla eşit muamele edilmesini öngörür. (3) Mahkemelere Erişim Hakkı: Mülteciler, hukuki uyuşmazlıklarında yargı mercilerine başvurabilir, dava açabilir veya taraf olabilirler; adli yardımdan yararlanabilirler. (4) Kimlik ve Seyahat Belgeleri: Ev sahibi devlet, mültecilere kimlik belgesi sağlar ve uluslararası seyahat için mülteci seyahat belgesi (pasaport yerine geçen belge) vermelidir. (5) Din ve Kültür Hakları: Mültecilerin dini inançlarına saygı gösterilir, kendi kültürlerini sürdürme hakları vardır. (6) Sosyal Yardım ve Barınma: Mülteciler, asgari düzeyde barınma, gıda, sağlık gibi insani ihtiyaçlarının karşılanmasını talep edebilirler. Birçok ülke ve BM kuruluşu (UNHCR gibi) bu ihtiyaçları karşılamak için programlar yürütür. (7) Vatandaşlığa Başvurma: Uzun süreli mülteciler, bulundukları ülkenin mevzuatı elverdiği takdirde, belli bir ikamet süresi sonunda vatandaşlık başvurusunda bulunabilirler (ancak bu bir hak değil, ev sahibi ülkenin takdirine bağlı bir imkândır). Bunların yanında mültecilerin de uyması gereken kurallar vardır: Bulundukları ülkenin kanun ve düzenine riayet etmek, ulusal güvenliği tehdit edecek eylemlerden kaçınmak gibi. Genel olarak, uluslararası hukuk mültecileri “korunmaya değer kırılgan bir grup” olarak tanımlar ve onlara sadece yabancı gözüyle değil, özel statülü kişiler olarak muamele edilmesini sağlar.
Soru 8: Uluslararası avukat tam olarak ne yapar?
Cevap: Uluslararası avukat, hukuk bilgisini ulusal sınırların ötesinde uygulayan ve genellikle birden fazla ülkeyi veya uluslararası hukuku ilgilendiren meselelerle uğraşan avukattır. Pratikte bir uluslararası avukatın yaptığı işler oldukça çeşitlidir. Örneğin, bir uluslararası avukat devletler veya şirketler arasındaki anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapabilir ya da uluslararası mahkemelerde dava yürütebilir. Bir yandan devletlerin taraf olduğu davalarda (sınır ihtilafları, antlaşma ihlalleri gibi) görev alırken, diğer yandan uluslararası ticari sözleşmeler hazırlayabilir veya çok uluslu şirketlere danışmanlık verebilir. Bazı uluslararası avukatlar Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği gibi uluslararası kuruluşlarda hukuk danışmanı olarak çalışır, uluslararası anlaşmaların hazırlanmasına katkıda bulunur. Bazıları ise insan hakları örgütlerinde veya mülteci örgütlerinde, sınır aşan insan hakları ihlallerine karşı hukuki mücadele verir. Örneğin, uluslararası bir insan hakları avukatı, bir ülkede haksız yere tutuklanan bir kişinin davasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyabilir. Uluslararası bir ticaret avukatı, iki farklı ülke şirketi arasındaki kontrat müzakerelerini yürütüp, olası anlaşmazlık durumunda uluslararası tahkim yoluna başvurabilir. Uluslararası avukatlar aynı zamanda ülkelerin iç hukukunda yabancıları temsil eder; mesela göç hukuku uzmanı bir uluslararası avukat, başka ülkeden gelen bir kişinin oturma izni veya vatandaşlık işlemlerini takip eder. Kısacası, uluslararası avukatın yaptığı işler “dünyayı kapsayan” niteliktedir: Ülkeler arasındaki hukuki boşlukları doldurur, müvekkillerinin farklı hukuk sistemleri arasında hak kaybına uğramamasını sağlar ve küresel ölçekte adaletin tecellisi için çalışır.
Soru 9: Uluslararası avukatlar hangi alanlarda çalışabilir?
Cevap: Uluslararası avukatlar kariyerlerini çok geniş yelpazedeki alanlarda sürdürebilir, bu da onların uzmanlık alanlarına göre değişir. Başlıca çalışma alanlarını şöyle sıralayabiliriz: (1) Kamu Uluslararası Hukuku: Devletler hukuku olarak da bilinen bu alanda çalışan avukatlar, devletlerarası antlaşmalar, diplomatik ilişkiler, deniz hukuku, savaş hukuku gibi konularla ilgilenirler. Örneğin, bir deniz sınırı anlaşmazlığında veya çevreyi kirleten bir devlet aleyhine uluslararası dava sürecinde görev yapabilirler. (2) Uluslararası İnsan Hakları Hukuku: Bu alandaki avukatlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlar önünde veya BM insan hakları mekanizmalarında mağdurları temsil ederler. İşkence, adil yargılanma, ifade özgürlüğü ihlalleri gibi konularla uğraşırlar. (3) Milletlerarası Özel Hukuk: Farklı ülkelerin hukuklarının çatıştığı özel hukuk meselelerinde (örneğin uluslararası ticaret anlaşmazlıkları, miras veya boşanma gibi konularda tarafların farklı vatandaşlıkta olması) devreye girerler. Bu alanda çalışan avukatlar genellikle uluslararası ticari tahkim, yabancı mahkeme kararlarının tanınması, uluslararası sözleşmeler hazırlanması gibi işleri yaparlar. (4) Uluslararası Ticaret ve Şirketler Hukuku: Küresel şirket birleşmeleri, devler arası yatırımlar, finans sözleşmeleri, fikri mülkiyetin uluslararası korunması gibi konular bu alana girer. Bu alandaki avukatlar, genelde uluslararası hukuk bürolarında çalışır ve müvekkilleri büyük şirketler veya bankalar olabilir. (5) Göç ve Mülteci Hukuku: Bu uzmanlık, sınır aşan insan hareketlerine odaklanır. Uluslararası avukatlar, göçmenlerin ve mültecilerin haklarını savunur, iltica süreçlerinde danışmanlık verir veya devletlerin göç politikalarının şekillendirilmesinde rol alabilirler. (6) Uluslararası Ceza Hukuku: Soykırım, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar gibi evrensel yargı yetkisi alan fiillerde uzmanlaşan avukatlar, Lahey’deki uluslararası ceza mahkemelerinde savcı, hakim veya savunma avukatı olarak görev yapabilirler. (7) Uluslararası Tahkim: Hem devletler arası tahkim (örneğin yatırım tahkimi) hem de uluslararası ticari tahkim popüler bir alandır. Birçok uluslararası avukat, uyuşmazlık çözümünde dava yolundan ziyade bu özel yargılama yoluna odaklanmıştır. (8) Akademi ve Öğretim: Bazı uluslararası hukukçular, üniversitelerde öğretim üyesi olarak çalışıp, hem eğitim verir hem de BM gibi kuruluşlara akademik danışmanlık yaparlar. Görüldüğü üzere, uluslararası avukatlar neredeyse hukuk mesleğinin her dalında uluslararası bir boyut bularak çalışabilirler. Önemli olan, seçtikleri alanda hem ulusal hukuk hem de uluslararası mevzuat ve teamüller konusunda donanımlı olmalarıdır.
Soru 10: Uluslararası avukat olmak için ne yapmak gerekir?
Cevap: Uluslararası avukat olmak, öncelikle sağlam bir hukuk eğitimiyle başlar. Bir kişi öncelikle kendi ülkesinde hukuk fakültesini bitirerek avukatlık ruhsatını almalıdır. Bundan sonra atılacak adımlar ise uluslararası arenada kariyer hedeflerine göre şekillenir. Yaygın bir yol, yurt dışında yüksek lisans (LL.M.) veya doktora yaparak uluslararası hukuk alanında uzmanlaşmaktır. Örneğin, uluslararası insan hakları hukuku, uluslararası ticaret hukuku veya deniz hukuku gibi alanlarda iyi ün yapmış üniversitelerde ileri eğitim almak, hem bilgi düzeyini yükseltir hem de uluslararası bir çevre edinmeyi sağlar. Akademik eğitimin yanı sıra, yabancı dil becerilerini geliştirmek hayati önemdedir; İngilizce dışında mümkünse ikinci bir dili ileri seviyede bilmek, uluslararası işlerde fark yaratır. Mezuniyet sonrası, uluslararası kuruluşlarda staj veya geçici görevler yapmak da çok değerlidir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi kurumlar genç hukukçular için çeşitli staj programları sunar; bu programlara katılmak uluslararası hukuk pratiğine adım atmak için fırsat yaratır. Bunun yanında, bazı avukatlar kariyerine büyük uluslararası hukuk bürolarında başlayarak, sınır ötesi davalarda tecrübe kazanabilir. Böyle bürolarda çalışmak, ticari ve yatırım alanlarında uzmanlaşmak isteyenler için idealdir. Moot court (duruşma taklidi yarışmaları) gibi öğrenci etkinliklerine katılmak da hem bilgi hem network sağlar; özellikle Jessup gibi uluslararası moot court yarışmalarında başarı kazanmak CV’ye artı katar. Uluslararası avukatlığa giden yolda önemli bir unsur da sürekli güncel kalmaktır. Dünyadaki hukuki gelişmeleri, yeni antlaşmaları, mahkeme içtihatlarını yakından takip etmek ve hatta konusunda yayın yaparak uzmanlığını göstermek, mesleki itibar açısından faydalıdır. Son olarak, belki de en önemlisi sabır ve kararlılıktır: Uluslararası alanda tanınan bir avukat olmak zaman alır, zira rekabet küreseldir ve birçok zorlu sınav, engel olabilir. Ancak doğru adımları atıp kendini iyi donatan bir hukukçu, zamanla uluslararası avukat sıfatıyla önemli davalarda, projelerde yer alma şansı bulacaktır.